Bir ülkenin en karanlık aynası istatistikler değildir çünkü sayılar acıyı gizler. Rakamların soğukluğu, sönen bir ocağın isini, yetim kalan bir çocuğun bakışını ya da bir insanın son nefesindeki o ağır çaresizliği örtbas eder. Asıl gerçek haber bültenlerinin alt yazılarında akar. “Borç nedeniyle intihar”, “aile içi tartışma sonrası dehşet”, “geçim sıkıntısı cinnete sürükledi” … Bu cümleler artık hiçbirimizi sarsmıyor. Ekrana birkaç saniye bakıp geçiyor, sonra kaldığımız yerden hayatımıza devam ediyoruz. Asıl trajedi de burada başlıyor, alışıyoruz. Ve insan en çok alıştığı yerde çürür.
Bugün tanık olduğumuz facialar tek tek insanların “zayıflığı” değil, bir toplumun sessizce çözülüşüdür. Hiç kimse bir sabah uyanıp durduk yere hayattan vazgeçmez, hiç kimse bir anda cinnet getirmez. Bunlar sonuçtur, uzun, görünmez ve sistematik bir aşınmanın son noktasıdır. Bir insan işini kaybeder, sesi duyulmaz. Borçlanır, görünmez olur. Aşağılanır, susar. Yalnızlaşır, içine kapanır. Değersiz hisseder ama bunu dile getirecek bir mecra bulamaz. Her gün biraz daha içine gömülür ve dışarıdan bakıldığında adına sadece “hayat” denir. Sonra bir gün o insan ya kendini yok eder ya da içinde birikenleri dışarı kusar. Tam o noktada hepimiz şaşırıyormuş gibi yaparız. Oysa asıl soru şudur, bir insanı ne zaman görmezden gelmeye başlarız?
Bu toplumsal cinnet hali sandığımızdan çok daha erken, çocuklukta mayalanır. Bir çocuğun öfkesinin “şımarıklık” diye geçiştirildiği, duygularının ciddiye alınmadığı, sınırların ya hiç öğretilmediği ya da sadece baskıyla kurulduğu o evlerde geleceğin kırılgan bireyleri yetişir. Eğitimsizlik sadece okul eksikliği değildir, duyguyu tanımamak, öfkeyi yönetememek ve empati kuramamaktır. Zamanla bu “boş vermişlik” bir karaktere dönüşür, yanlışa ses çıkarmamak, sorumluluk almamak, görmezden gelmek… Duygusunu tanımayan ve sınırını bilmeyen bir birey zorlandığında şiddeti ya kendine yöneltir ya da en yakınına. Mesele sadece yetişkinlerin çöküşü değil, nesilden nesile aktarılan devasa bir ihmal mirasıdır.
Toplum dediğimiz şey sadece bir arada yaşamak değil, birbirini fark etmektir. Ama artık kimse kimseyi fark etmiyor. Aynı apartmanda yaşayanlar birbirinin adını bilmiyor, aynı evde yaşayanlar birbirinin iç sesini duymuyor. Herkes konuşuyor ama kimse gerçekten dinlemiyor. Haberlerde gördüğümüz o patlamalara “cinnet” deyip geçiyoruz, sanki bu bir anda ortaya çıkan yabancı bir virüsmüş gibi. Oysa cinnet bu topraklara çok tanıdık. Günlerce sustuğumuzda, haksızlığa göz yumduğumuzda ve “boş ver” dediğimizde kendi ellerimizle büyüttüğümüz bir şey. İntihar da bir vazgeçişten ziyade bir tükeniştir, insan yaşamaktan değil anlaşılmamaktan vazgeçer. Çaresizlikten değil, görünmez olmaktan yorulur.
Her şeyi bireyselleştirip “psikolojik sorun” etiketi yapıştırdığımızda vicdan rahatlar çünkü sorumluluk ortadan kalkar. Sistem sorgulanmaz, düzen tartışılmaz, hayat aynen devam eder. Oysa gerçek daha rahatsız edicidir, bu bir sistem meselesidir. Güvencesizlik, geçim derdi, yalnızlık ve adaletsizlik birer “kişisel problem” değil, üretilen, beslenen ve görmezden gelinen koşullardır. Bu koşullara alışıldıkça her yeni ölüm biraz daha sıradanlaşır. Bir trajedinin sadece birkaç saniyelik bir haber değerine sahip olması, insanlığın sessiz iflasıdır. Artık geçici bir üzüntü haline geliyor, bir insanın ölümü bir başkasının hayat akışını bile bozmuyor.
Şimdi durup gerçekten düşünmek gerekiyor. Bir insan intihar ettiğinde sadece o mu ölür, yoksa onu o noktaya getiren her şey biraz daha mı güçlenir? Bir insan cinnet geçirdiğinde sadece o mu suçludur, yoksa o yükün bir payı sessizlikte mi saklıdır? En can alıcı soru belki de şu, gerçekten masum muyuz, yoksa sadece henüz sıra bize gelmedi mi?
Çünkü bazı ölümler yaşandığı gün başlamaz. Çok daha önce, bakmamayı seçtiğimiz o ilk anda başlar. Ve çoğu zaman, o anı hatırlamayacak kadar alışmışızdır.
Yorumlar
Kalan Karakter: