Her şeyin iyi görünmek zorunda olduğu bir çağda, mutsuz kalabilmek cesarettir.
Modern insan mutlulukla kuşatılmış durumda. Her yerden aynı ses yankılanıyor “Gülümse.” Sanki hayatta kalmanın şartıymış gibi mutlu olmamız bekleniyor. Oysa insan ruhu yalnızca ışıkla değil, gölgesiyle de mevcuttur. Tüm hislerimiz sevinç, hüzün, öfke, korku doğal ve insan olmamızın bir parçasıdır. Onları bastırmak, yok saymak, aslında kendi varlığımızı inkâr etmektir. Ve belki de bu yüzden içimizde hep bir eksiklik, bir boşluk hissi taşırız.
Mutsuzluk, yaşamın sessiz öğretmenidir. Bir köşede bekler, biz fark edene kadar sessizdir. O konuştuğunda canımız yanar çünkü bize bastırdıklarımızı, ertelediklerimizi ve görmezden geldiklerimizi hatırlatır. Ama o acı yıkım değil, farkındalık ve uyanıştır. İnsanın kendi iç sesini duymaya başladığı, yerin altına inmeye cesaret ettiği bir andır. Tarihte büyük filozoflar ve sanatçılar, mutsuzluğu varoluşun kaynağı olarak görmüşlerdir. Nietzsche, Schopenhauer, Tolstoy, Dostoyevski… Hatta Türk düşüncesinde de Mevlâna, Yunus Emre, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi isimler, acının insanı derinleştirdiğini ve ruhu olgunlaştırdığını belirtir. Çünkü hüzün ve çatışma, yaratıcılığı besler, empatiyi geliştirir ve yaşamın anlamını sorgulamamıza olanak tanır. Mutsuzluk olmasaydı, sanat da felsefe de eksik kalırdı; renkler solardı, melodiler susardı. Bazen kayıplar, hayal kırıklıkları, ayrılıklar çalar kapımızı. İçimizde bir boşluk yaratır ve biz hemen onu doldurmaya çabalarız. Ama işte o boşluk, aslında ruhun olgunlaşması için gerekli bir alandır. Ona direnmek yerine, sessizce oturup dinlemeli, duygularımızı deneyimlemeliyiz. Tüm duygular geçicidir; hüzün uğrar, kalır ve yoluna devam eder; sevinç uğrar, kalır ve yoluna devam eder. Onları onaylamak, yaşamın doğal akışını benimsemektir.
Çağımız mutsuzluğu bir kusurmuş gibi gösterir. Oysa o, varoluşun ta kendisidir. Neşe kadar gerçektir, hatta bazen ondan bile daha dürüsttür. Sosyal medyada, motivasyon kitaplarında ya da çevremizde tek yapılan şey mutluluğun pazarlanmasadır ve henüz mutsuzluğunu benimseyememiş ya da bunu kusur gibi görüp aslında geçici bir duygu olduğunu bilmeyen kişi mutluluk zorbalığına mâruz kalmış olur. İnsanı da çaresizliğe sürükleyen ve günümüzün depresyon dediği ama melankolik ruh hali olup aslında buna kapılmanın da çok zor olduğu halde insanlar yavaş yavaş karanlığa sürüklenir. Bir kere içten ağlayıp belki o mutsuzluğunu kussa bu insanlar için dünyanın renkleri değişmezdi, anneler çocuklarına “sus bakayım ağlama yoksa kızarım” demeseydi belki de insan olmanın en doğal hali olan kötü diye adlandırdığımız hislerle bu kadar zor baş etmezdik. İnsan gülümserken rol yapabilir, ama ağlarken asla. Mutsuzluk, maskeleri düşürür ve insanı kendi özüne yaklaştırır. Belki de yapılması gereken, ondan kaçmak değil, onunla oturup konuşmaktır. O, bize yol gösterir, içimizdeki karanlığı fark ettirir ve ruhu derinleştirir. Mevlâna der ki “Dert insana yol gösterir, çünkü yara neredeyse ışık oradan girer.” Cemil Meriç de hatırlatır “İnsanı olgunlaştıran, mutluluk değil; çektiği acılardır.” Ve belki de sanatın, felsefenin ve hayatın anlamı, tam da bu geçici ama güçlü hislerin içinden fışkırır.
Mutluluk tek başına anlam bulamaz; mutsuzlukla birlikte değer kazanır. Tüm hislerimizi olduğu gibi yaşamak, geçiciliklerini bilmek ve onaylamak, ruhun en derin özgürlüğüdür. Hayat siyah ile beyaz arasında değil, gri tonlarında yaşanır. Ve işte o tonlarda insan kendini keşfeder. Ne mutlak ne bir neşede ne de sonsuz bir hüzünde… İkisinin arasında insan kalabilmekte ve yaşamı bütünüyle kucaklamaktadır. Asıl olay mutluluğun zorbalarına karşı, ben iyi değilim ama daha iyi olucam demektir.
Yorumlar
Kalan Karakter: